Mazlum-Der’in Türk İslamcılarından Kürtlere Darbe

Mazlum-Der 1991 yılında Kürt ve Türk Müslümanları tarafından kurulmuş, kurulduğu günden bu yana misyonuna uygun olarak adil duruşundan taviz vermemiş, yüzlerce tez çalışmasına da konu olmuş emektar bir insan hakları derneğidir.
Bu derneğin, teamülleri gereği bir buçuk yıl öncesine kadar içerisinde yaşanan onca sert tartışmalarının hiçbiri kamuoyuna yansımadığı gibi, o güne kadar da İslamcı camia tarafından “camianın yüz akı” olarak tanımlanıyordu. Ne var ki; son bir buçuk yıldır bir tarafının Genel Merkez, diğer tarafının ise İstanbul Şubesi’nin temsil ettiği taraflar arasında gittikçe derinleşen ayrışma, işi bugüne kadar ihlallerini takip ettiği devletin mahkemelerine taşımalarına kadar götürdü.
Bir buçuk yıllık süre içerisinde her iki taraftan kamuoyuna yönelik olarak bazı açıklamalar yapıldı. Yapılan açıklamalara ve tarafların bulunduğu coğrafi konuma bakıldığında; bu çatışmanın temelinin, taraflar arasındaki hak ve adalete dair algı farklılıklarından kaynaklandığı, ancak bu farklılığın Kürt meselesine yaklaşımda tezahür ettiği anlaşılıyor.
Zira İstanbul tarafının Genel Merkez cephesine yönelttiği, “Kürtçülük”, “HDP ağzıyla beyanlarda bulunma”, “PKK’ye taraf açıklamalar yapıyorlar” şeklindeki dayanaksız suçlamaları bu tespiti teyit ediyor. Bir buçuk yıllık çatışma sürecini yürütme biçimleri hak, hukuk, adalet, insaniyet, vicdan kaygısından oldukça uzak. Kürtlerden ve onlara yakın duran Türk arkadaşlarından kurtulmak adına başlattıkları bu süreçte ne kadar değer varsa çiğneyen bir gözü dönmüşlük hali içerisindeler.
Nitekim geçtiğimiz Pazar günü Ankara’da 7 şubenin katılımıyla yaptıkları (Genel Merkezi’n kamuoyuna yönelik olarak neden hukuksuz olduğunu açıkladığı ve bu nedenle katılmayacaklarını içeren açıklamasına rağmen) OÜGK’da, 24 şubeden 12’si Kürdistan’da olmak üzere 16 şubeyi kapatma ve dernek genel merkezini İstanbul’a taşıma kararlarını alarak bir nevi darbe yapmış oldular.
İstanbul tarafının beyanlarına göre, bu çatışmanın sebebi Mazlum-Der’in Cizre, Silopi, Nusaybin, Dargeçit ve Yüksekova’da meydana gelen hak ihlallerine yönelik yaptıkları raporlar. Son beş yılı Genel Merkez Koordinatörlüğü olmak üzere on iki yıl Mazlum-Der’in içerisinde çalıştım. Orada raporlama süreçlerinin nasıl yapıldığına son derece hâkim olduğumu sanıyorum. Mazlum-Der’de kapalı kapılar arkasında bir şey yapılmaz, çünkü kapılar hiçbir zaman kapalı olmaz. Her çalışma herkese açıktır. Üstelik bunun için yönetici olunması bile gerekmez.
Derneğin üst politikalarının belirlendiği Genel Yönetim Kurulu toplantılarına dahi GYK üyesi tarafından getirilen misafirlerin hiçbiri toplantıdan çıkarılmadığı gibi, tartışılan konu hakkında kendisine fikir beyan etme imkânı tanınır. Tartışılan her gündem maddesinde teamül gereği Genel Başkan herkesten sonra fikrini beyan eder. Rapor süreçlerinde de durum değişmez. Süreçler her kademede şeffaf işler. Buna rağmen bu raporlar neden “sorun” oldu dersiniz?
İstanbul ekibinin bir buçuk yıl önce, bu raporlar bahanesiyle, Mazlum-Der’in 25 yıllık teamüllerini hiç ederek kavgalarını kamuoyuna taşıdığı tarih 2016 yılının Nisan ayı. Tesadüf mü, tevafuk mu bilemem ama ne kadar manidardır ki aynı ay içerisinde, aynı raporlara yönelik birilerinin daha itirazı var; o da Genel Kurmay Başkanlığı!
Genel Kurmay Başkanlığı bu raporları hazırlayan, aralarında Mazlum-Der’in de olduğu insan hakları alanında çalışan örgütlere ilişkin olarak İçişleri Bakanlığı’na bir yazı gönderiyor. Ve bu yazı üzerine haklarında soruşturma açılarak söz konusu kurumlarla beraber Mazlum-Der adına Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal da ifadeye çağrılıyor. Bununla beraber bu derneklere ve tabii Mazlum-Der’e denetmenler gönderiliyor.
Bu denetmenler yaklaşık iki hafta gibi bir süre her gün derneğe gelerek muhasebesinden tutun da, yaptıkları basın açıklamaları ve raporlarına kadar incelemelerde bulunuyorlar. Denetmenlerin bu doğrultuda hazırladıkları raporun sonucunun, önümüzdeki süreçlerde bu kurumların karşısına nasıl çıkarılacağını bilmiyoruz.
Bunu hep beraber göreceğiz ancak savcının iddianamesinde Genel Kurmay’ın yazısı var. Genel Kurmay yazısında kaygısını mealen şöyle belirtiyor. Diyor ki: “bu kurumlar, hazırladıkları bu raporlarla, önümüzdeki süreçlerde TSK personeline yönelik başlatılabilecek uluslararası yargılama süreçlerinde aleyhe kullanılabilecek delilleri ortaya koydular.”
İşin manidar bulduğum yanı, insan hakları iddiasında bulunan bu kesimin sadece zamanlaması değil, aynı zamanda hassasiyetinin de Genel Kurmay’la örtüşüyor olması. Bu durumda hassasiyetleri Genel Kurmay’la örtüşen bu grubun, süreçlerini de OHAL uygulamalarından esinlenerek yürütmesi ve hatta OÜGK’da aldığı kararların “darbe”yi andırması şaşılası bir durum olmasa gerek.
Öte yandan bu arkadaşların kendi gerekçelerini sıralarken sürekli olarak kullandıkları “kurucu irade” “Mazlum-Der’i fabrika ayarlarına döndürme” şeklindeki dili de, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde onlarca darbe tecrübe etmiş bu topluma pek de yabancı gelmeyecektir. Zira bu arkadaşların kendilerince pek masum ve sempatik duran “Mazlum-Der’i kurtarmak” amaçları, bu ülkenin geçmişinde darbeci askerlerin de dile getirdikleri amaçlarına benzerlik teşkil etmekte (Yani şimdi 7 şubenin kendini derneğin asıl sahibi konumunda görüp, 16 şubeyi tasfiye ederek “derneği kurtarma” girişimi üstenci ve Kemalist bir aklın ürünü değil de nedir Allahaşkına?)
Kuşkusuz bunları yapanların kendilerini “İnsan Hakları aktivisti” olarak tanımlaması işi daha fazla ironik hale getiriyor. Böyle bir akıl tutulmasını anlamak çok güç ama anlayalım veya anlamayalım mesele böyle. İnsanî, İslamî, vicdanî hiçbir açıdan izahı yok. Kendini İstanbul merkezli Türk İslam senteziyle yorumlanmış İslamcılığa adayan bu kesim, aynı zamanda Türkiye’deki ortalama İslamcıların halini de yansıtıyor.
Hâlbuki bu arkadaşlar, Mazlum-Der’in prestijini oluşturan ve onu diğer İslamcı yapılardan özel kılan şeyin Kürt kimliğine yönelen ihlallere dair çalışmalar olduğunu ve bu çalışmaları ağırlıklı olarak içerisindeki Kürtlerin yaptığını görmedikleri gibi, Roboski Katliamı’ndan bu yana her vesile ile birlikte çalıştıkları Kürt arkadaşları tarafından tatmin edilmeyi bekleyen ama bir türlü tatmin olmayan, sürekli olarak arkadaşlarını açıklama yapmak durumunda bırakan “kibirli efendi” edasındalar. Özet olarak devletin Kürtlere bakışı neyse, bunlar da Kürtlere böyle bakıyor.
Kendilerine benzetebildikleri Kürtlerle devam edip, benzetemediklerini ise “hain” ilan ediyorlar. Devletin, kendisine itiraz eden Kürdü “terörist” tanımlaması gibi. İşte bu halleriyle sahip oldukları akıl, Kur’an’da “Yahudi” olarak tanımlanan akla denk düşüyor. Nitekim ilgili ayet “Yahudilerle dost olmayın” derken gerekçesini de şöyle açıklıyor: “Çünkü sen onların dinine (yoluna) uymadıkça onlar senden asla razı olmazlar.”
Halbuki beraber çalıştıkları arkadaşlarına “ben senin sorununla ilgileniyorum sen de bunun karşılığını ver” şeklindeki özgüvenli lütufkar tavır, İslamî olabilir mi?! Eğer gerçek Müslümanlar iseniz, bu sadece Kürtlerin meselesi değil, sizin de meseleniz. Üstelik bu meseleyle alakadar olmanız için Kürtlerin Müslüman olması dahi gerekmiyor, mazlum olmaları yeter! Daha önemlisi; Kürtlerin sizinle birlikteliği mecburiyetten değil, bir değer üzerinden.
İsterlerse siz olmadan kendi ayaklarının üzerinde durabilecek motivasyona ve imkâna da sahipler. Hiç kimse “küçük dağları yaratmış” tavrınızı taşımaya mecbur değil! Nitekim her şube bugüne kadar yaptığı çalışmaları ortaya koysa, bugüne kadar tasfiye etmeye çalıştığınız 16 şubenin sırtında nasıl bir kambur olduğunuz daha net ortaya çıkar.
Mazlum-Der yöneticilerinden Kürt bir arkadaşın Mazlum-Der’in 2. Kürt Forumu’nda yaptığı konuşmada İslamcılara (mealen) şöyle bir ikazı vardı: “Siz bu tekçi devleti boşamazsanız, Kürtler sizi boşayacaktır!”
Bu ilişki biçiminin sadece Mazlum-Der’de değil, hiçbir platformda sürdürülebilirliği yoktur. Bu durumda Mazlum-Der’in bu olayından çıkarılacak dersin, hak, adalet, vicdan kaygısı taşıyan herkesin, yaptıkları ve yapacakları çalışmalarda bir Kürt politikası oluşturmaları gerektiğidir. Çünkü bu kimlik tanımlanmış ve objektiftir. Aksi halde Mazlum-Der örneğinde görüldüğü üzere, “insan hakları” kavramı dâhil olmak üzere İslam, demokrasi, sosyalizm vs. her şey subjektif bir hal alırken bu süreçlerde başta Kürt kimliği ve bu alanda çalışan herkesin emekleri istismar edilmekten kurtulamaz.

Hiç yorum yok: